Makbul Dua

Yazımıza, Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu adlı yapıtında kapitalizmin gelişimini dini öğretilerle ilişkilendirmesiyle başlayalım. Ve devam edelim, Werner Sombart’ın, Yahudiler ve Modern Kapitalizm adlı yapıtı da din ve kapitalist sistem arasında bağ kurmaktadır. Bu iki eser de dinin iktisadi sahada etken bir rolde olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Hiç şüphesiz bizlere, iktisadi saha ile dini öğretilerin, toplumsal değişme ve gelişmenin üzerinde temel belirleyicisi olup olmadığını sorgulatmaktadır. Ayrıca, Karl Marx, Kapital adlı yapıtında dini “yabancılaşma” kavramı öğeleri arasında görmesi ve toplumsal yapı üzerinde maddi faktörlerin daha baskın olduğu analizi, din-ekonomi ilişkisi ekseninde yapılan çalışmalara farklı bir bakış açısı kazandırmıştır. Marx’a göre din, “halkın afyonudur”. Marx’ın bu çıkışı ilk bakışta dinin inkârı, dinsizlik gibi bir algı oluştursa da, geniş bir bakış açısıyla bakıldığında; asıl meselenin din düşmanlığı olmadığı görülmektedir. Dinin, toplumsal yaşantı üzerinde ne kadar büyük bir güce sahip olduğu ve dikkat edilmesi gerekeninde bu gücün, kim veya kimler tarafından yönetildiği ve yönetenlerin ise ne istediği sorunsalıdır. Marx’ın yaklaşımına göre; dini öğretiler, mutluluk ve ödülleri ölümden sonraki hayata erteletmekte, ibadet etmenin ve günah çıkarmanın rahatlığıyla dünyada ki eşitsizlik ve adaletsizlikler üzerinde düşünmelerini engellemekte ve insanlar öteki dünya vaadiyle rahatlatılmaktadırlar. Bu yaklaşımla; dinin toplumsal yapıyı dönüştürmesinden öte insanların dini dönüştürme gücüne dikkat çekmektedir. Hatta bu bakış açısına biraz daha derinlik kazandırmak için Erasmus’a başvuralım. Erasmus, Deliliğe Övgü adlı eserinde şöyle der; “işledikleri günahların affedileceği umuduyla işlenmedik halt bırakmayan bu zevat henüz dünyasını dahi değiştirmeden kendini cennette hisseder”.
Ünlü düşünür Marx gibi din-ekonomi ilişkisini inceleyen İbn Haldun’da Kitabu’l İber (Mukaddime) adlı yapıtında, ekonominin toplumsal yaşantının şekillenmesinde, özellikle emeğin önemiyle değerini vurgulamış ve insanların fiziki ve psikolojik bünyesi üzerinde üretim şekillerinin etkili olduğunu savunmuştur.
İbn Haldun’un din ve ekonomi ilişkisi ve etkileri üzerine görüşlerine başvurduğumuzda:
İnsanların birlikte yaşayabilmeleri ve kaynaşmaları Allah’tan gelen bir yardımla mümkün olmaktadır.
Dini renk, asabiyet sahipleri arasında mevcut olan rekabeti ve hasedi ortadan kaldıracağı gibi toplumun ve devletin gücünü de artıracağı için önemlidir.
İnsanların dini duyguları zayıflarsa ya da tabi olduğu din kendisini terbiye etmezse kötülüklere daha yatkın olacaktır.
Dini renk, birlikte yaşamak için önemlidir, fakat toplumsal yaşantının üzerinde iktisadi gidişat en başta gelmektedir ve büyük etki icra etmektedir. Hatta ahlak, karakter, manevi duygular gibi değerler maddi şartların etrafında şekillenmektedir. İbn Haldun’a göre maddi hayatın adil ve ölçülü yaşanmadığı toplumlarda, sağlam bir ahlakın oluşması için de uygun zemin oluşmaz.

Görüldüğü üzere geçmişten günümüze dinin “ıslah edici” yani düzenleyici yönü tartışılmış, kimi zaman ana yol, kimi zaman ise tali yol olarak görülmüştür.

Bu aşamada İslam toplumları için üzerinde durulması gereken sual; toplumsal değişim ve gelişim aşamasında tutum ve davranışları neye göre şekillenmektedir, olmalıdır. Son yaşanan salgın hastalıkla birlikte toplumsal söylemler ve eylemleri göz önünde bulundurarak, yeniden yepyeni bir gözle incelemek gerekmektedir. Bu aslında gereklilikten çok üzerimize şart olmuş bir konudur. Bu konuyu şimdiye kadar çok konuşmadık, yazıp çizmedik. Dertlerimizi, sıkıntılarımızı yeterince dile getirmedik. Ve en önemlisi İslam toplumlarının nasıl bir söylem ve yaşayış içerisinde olduğuna bilimsel açıdan yaklaşamadık.

Müslümanlar dünyevi yaşantı ile ahret yaşantısını nasıl ayırt etmektedir? Sualimizi detaylandırmak için bir örnek verelim.
M. Weber’e göre; inançlı olanlar, dua etmekle yetinmemeli dünyevi işlerde de ellerinden geleni yapmalıdırlar. Ona göre; inançlı insanlar ancak bu şekilde kutsal davalarını sürdürebilirler. Sadece dini ritüellerle değil, hayatın her alanında çalışarak ve başarı elde ederek kutsal davalarına hizmet edebilirler.
Kısaca dünya işlerinde başarılı olmayı dini inançlarının gereği olarak kabul etmişlerdir.
İslam dünyası, ahret ve dünya yaşantısı için başarı kavramına yönelik nasıl bir kodlama yapmıştır?
İslam dünyasında en çok hangi konular tartışılmaktadır?
İslam dünyasını, altın çağdan ortaçağ karanlığına mahkûm eden hangi düşünce, hangi inanç sistemi olmuştur? Nitekim dünya üzerinde zülüm ve açlık çeken insanların önemli bir kısmını Müslüman kesim oluşturmaktadır. Oysaki coğrafi konum ve iklim şartları olarak değerlendirildiğinde; İslam dünyasının doğal zenginlik ve yeraltı kaynakları bakımından batıya göre daha avantajlı bir konumda olduğu görülmektedir.
Bu perspektif ile Ehli kitaptan olanların (Musevi, Hristiyan), ritüeller ve dualarını yani dini yaşantılarını, iktisadi saha ile sentezlemesi sonucu elde ettikleri başarı göz önünde bulundurulmaktadır. İslami kesimin ise iktisadi sahada geri kalmışlığı, din ile dünya işlerinde devre kayıpları yaşadığını düşündürmektedir. Nitekim İslam inancına göre; Müslümanlara, yeryüzünün ıslah görevi verilmiştir. Müslümanların yaşantısına baktığımızda ise; dua ve ritüel yaklaşımı dikkat çekmektedir. Toplumsal meseleler yine Allah’a havale edilerek işlerin yoluna girmesi umulmuştur. Bu teslimiyet önemlidir, psikolojik olarak rahatlamanın önemli bir yoludur. Fakat dünyanın düzen ve tertibinde de etkili midir? Sosyolojik olarak da incelenmelidir.
Örnek olarak, “Allah versin”… “Allah yardım etsin”… duasını değerlendirelim, Oysaki Allah, yardım etme, düzeltme, yönetme aşamasında bu görevi insanlara vermiştir.
Peki, Müslüman bu görevi nasıl yerine getirebilir?
Başımıza gelen Covid-19 belası ile mücadelede Türkiye, dünyaya örnek olmaktadır. Bugün bu salgın hastalıkla mücadele aşamasında hastaneler, sağlık ekibi ve diğer faktörler kullanılmasa, milyonlarca inançlı insan bir araya gelse ve dua etse, bu şartlar sağlanır mı?
O halde yine soralım. Neden bunca dua ve ritüeller, yeryüzünde ki zulmü kaldırmıyor, savaşları bitirmiyor? Yine İslam inancına göre; “güzel sözler Allah’a yükselir, onu ancak salih ameller yükseltir (eylemler), denmektedir. Yine örnek verelim, bu salgının aşısını bulduğumuzda ve hastaların iyileşmesine, ıslah olmasına vesile olduğumuzda, Allah’u tealanın, kainattaki ayetini okuyup, Allah’a dua etmiş olmaz mıyız? Bir savaşı bitirdiğimizde, bir yokluğa son verdiğimizde de hakeza. Allah’ın bizlerden istemiş olduğu duayı hem eylem hem söylem ile gerçekleştirmiş olmaz mıyız?
O halde diğer bir sual; günde beş vakit kılınan namaz, dünya işlerini düzeltmek için mi yoksa cenneti hak etmek için mi emredilmiştir? Namazı eda ederken “vay o namaz kılanların haline ki kıldıkları namazdan habersizlerdir” uyarısı üzerinde ne kadar düşünülmüştür? Ya da oruç ibadeti neden farz kılındı? Hac ibadeti ise sadece Kabe’nin etrafında dönerek ve bu vesile ile Allah’a yaklaştığını düşünerek, mutmain olma ibadeti midir? Yeniden düşünmeli, yeniden tartışılmalıdır.
İslam inancına göre; her sene Ramazan ayında yapılan hatimler ve neticesinde yapılan dualar eğer eyleme dönüşmüyorsa aşıyı bulan bir doktorun duası o milyonların duasından daha etkili olmalı, çünkü bu inanca göre; bir insanı kurtaran bütün insanlığı kurtarmış gibidir.
İslami bilgi ve anlayışa göre; duanın ve ritüellerin önemi büyüktür. Dünyada cereyan eden zulümler, savaşlar, kıtlıklar karşısında olduğu gibi Covid-19’un yol açtığı hastalık ve kayıpların son bulması için de pek çok Müslüman, Kuran’ı hatmediyor ya da belli sureleri okuyarak, kalben Yüce Allah’tan yardım istiyor. Bu davranışın psikolojik olarak yararı olduğunu belirtmekte fayda var, ancak toplumsal yaşantı ve işleyişi üzerinde değerlendirildiğinde yeni reçeteler yazılmalı, yeni yollar tartışılmalı ve değerlendirilmelidir.
Topluma hayat veren, gelecek nesillere rehberlik edecek, yenilik, reform gücü; son yüzyılda, İslam dünyasında ki karşılığı “dua” kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır. Öte taraftan, Avrupa toplumu, dinsiz bir dünya kurulamayacağının idrakiyle dinin onarıcı ve harekete geçirici gücünden istifade etmenin yollarını bulmuştur.
Son olarak, Müslüman topluluklar dua ve eylem kavramları arasında bir bağ kurmanın önündeki engelleri kaldırmalı ve pasif duadan fiili duaya ve iyiliğe davete yönelmelidir. Unutulmamalıdır ki, İslam’daki en güzel dua iyiliğe, merhamete ve adalete davettir. Davete icabet edilebilmesi içinde bu erdemlerin üzerimizde görünür ve okunur olması şarttır. Bu halin yakalanabilmesi içinde dünya işlerini selametle yürütebilmesi gerekmektedir.
Dünya işlerini adaletle ve iyilikle yürütenlerden olmak temennisiyle…
Burcu CAN
Sosyolog

Burcu Can (Sosyolog) Köşe Yazarları Yaşam